Yazarlar
+ Yazar ol
+ Reklam ver
Türkiye'nin ilk ve tek sosyal içerikli kitap sitesi





Kesinlikle İzlenmesi Gereken Dünyanın Sonu Temalı 21 Film

17 Kasım 2015 23:40

Dünya, insanlığın kendi elleriyle getirdiği ve sonuçları katlanılmaz olabilecek pek çok sıkıntıyla karşı karşıya kaldı veya kalıyor. Dünyaya verdiğimiz zararların insanlığı nereye sürükleyecek olduğu tam bir muamma olmasına rağmen yine de “dünyanın sonunu” ve “sonrasını” merak etmekten/düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Tahayyül edebileceğimizin ötesinde kurguladığımız bu senaryolara bir süre sonra da sinema eşlik ediveriyor. Kimi kıyamete doğru yol alan bir dünyada verilen mücadeleye, kimi doğrudan kıyametin yaşandığı zamanlara, kimi ise kıyamet sonrası mahvolmuş dünyada kalanların hikâyelerine odaklanan bu filmler, dünyanın sonuna farklı bakış açılarıyla bakıyor. Ancak her birinin ortak özelliği insanlığın çaresizliğinin altını çizmek. Dünyanın sonuna dair tasvir edilen hikâyeleri başarılı bir şekilde konu alan ve mutlaka izlemeniz gereken 21 filmi sizler için listeledik!

When Worlds Collide (1951)

Chris Marker’ın kült kısa filmi La Jetée’den uyarlanan, Terry Gilliam’ın yönetmenliğini yaptığı ve başrollerinde Bruce Willis, Brad Pitt ve Madeleine Stowe’u gördüğümüz Twelve Monkeys, insanlığın neredeyse yok olmasına sebep olan bir virüs salgınını daha başlamadan durdurmak için geçmişe gelen James Cole’un geçmişte yaşadıklarını anlatır. Gilliam’ın oluşturduğu anlatı, bir noktadan sonra James Cole gibi bizleri de neyin gerçek neyin hayal olduğu konusunda düşündürtür.

La jetée (1962) – Twelve Monkeys (1995)

Chris Marker’ın kült kısa filmi La Jetée’den uyarlanan, Terry Gilliam’ın yönetmenliğini yaptığı ve başrollerinde Bruce Willis, Brad Pitt ve Madeleine Stowe’u gördüğümüz Twelve Monkeys, insanlığın neredeyse yok olmasına sebep olan bir virüs salgınını daha başlamadan durdurmak için geçmişe gelen James Cole’un geçmişte yaşadıklarını anlatır. Gilliam’ın oluşturduğu anlatı, bir noktadan sonra James Cole gibi bizleri de neyin gerçek neyin hayal olduğu konusunda düşündürtür.

La Jetée gibi bir kült filmin ağırlığının altında ezilemeyen Twelve Monkeys, Gilliam’ın vizyonu ve oyuncu kadrosunun başarısı ile kesinlikle izlenmesi gereken filmlerden biri olur. Dolayısı bu listede iki kült filme birden yer verelim dedik.

Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb (1964)

Stanley Kubrick’in kara komedisi Dr. Strangelove, 1964 yılında çekilmiş olmasına karşın günümüzün en büyük problemine işaret ediyor aslında: Dünya üzerinde birlik ve beraberlik içerisinde yaşayamayan insanların kendilerini yok etmesi. SSCB ile ABD arasındaki Soğuk Savaş’ı konu alan film; ileri gelen siyasetçiler Armageddon fikrini masaya yatırırken, komünizmin baltalayıcı gücüne inanan kaçık bir generalin (Sterling Hayden) nükleer bir bomba ile büyük bir son hazırlamasının etrafında dönüyor. Öyle ki, ‘bomba’ küresel politikanın bile önüne geçiyor. Dahası Kubrick’in enfes Soğuk Savaş eleştirisi, makinelerin eline düşen insanlardan ziyade insanların merhametine kalmış makinelerin vahametini gözler önüne seriyor. Yayınlanmasının üzerinden 50 yıl bile geçse, Dr. Strangelove hâlâ zamanının çok ötesinde, hâlâ doğru ve yerinde bir hiciv.

Last Man on Earth (1964)

Richard Matheson’ın kaleme aldığı kitap; The Omega Man (1971) ve I am Legend (2007)’tan önce The Last Man on Earth (1964)’e konu oluyor. Orson Welles’in 1938’de dünyaya sunduğu bir saatlik War of the Worlds isimli radyo yayından bu yana “dünyanın sonu” ile “sona ermiş bir uygarlığın yeni başlangıcı” temaları popüler kültürün bir yansıması olmayı başarmıştır. Ancak bilimkurgu türünü zenginleştiren bu felaketlerden beslenen yapımların pek azı uygarlık sonrası dönemi The Last Man Earth kadar yukarılara çıkarabilmiştir. Ek olarak, filmin hiçbir koşulda kasvetli atmosferini kaybetmemesi ve temasına uygun olarak nihilistik bir sonla bitmesi, hem The Last Man Earth’e hem de yönetmen koltuğunda oturan Ubaldo Ragona ile senarist William F. Leicester’e ekstra puan kazandırıyor diyebiliriz.

Stalker (1979)

Andrei Tarkovski’nin mükemmel dokunuşlarına tanık olduğumuz filmi Stalker, Strugatsky kardeşlerin kendi romanlarından uyarladıkları bir senaryoya dayanıyor ve başkahramanımız Stalker’ın Bölge diye bilinen bir yere iki müşterisini götürmesini anlatıyor. Dünyadan umudunu kesmiş ve krize girmiş bir yazar ile bilimsel bir keşif yapmak için Bölge’ye gitmek isteyen bir profesöre kılavuzluk eden Stalker; Bölge’nin en ortasında bulunan insanın en derin arzularını bile gerçekleştirebileceği dahası ruhlarının derinlikleriyle baş başa kalabileceği bir odaya doğru zorlu bir yolculuğu konu alıyor. İnsan eli değmiş yapıların, nesnelerin ve hikayelerin gerçekte ne olduğu bir bakıma insanın da neden yapıldığına yakın bir argümanla ilerliyor. İşte bu pencereden bakıldığında; korkular, kabuslar, mantığa aykırı dürtüler, ulaşamadıklarımıza duyulan özlem hepimizin ayrılmaz bir parçası olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Mad Max 2: The Road Warrior (1981)

Bu yıla damga vuran filmlerden biri de hem eleştirmenlerden hem de izleyiciden tam not alan Mad Max: Fury Road. Ama biz bu liste adına biraz daha geriye gitme kararı aldık. Avustralyalı sinemacı George Miller, 1979 yılında B-movie estetiği ile macera filmi ögelerini bir potada eriterek çektiği post-apokaliptik film Mad Max ile dikkatleri bir anda üzerine çekmişti. Bu derece beğenilen yapımın

devam filmi de kaçınılmaz olmuştu. İlk filmden iki yıl sonra gelen Mad Max 2: The Road Warrior, Miller’ın artan bütçesi, Mel Gibson’ın daha da arızalı Max performansı ve western filmlerine göndermeleri ile selefinden bile daha çok beğenilmişti.

Seksmisja (1984)

Polonya yapımı Seksmisja (Sexmission), zamanın ötesine taşıyan gizli politik eleştirinin yanı sıra komedi, bilimkurgu ve aksiyonu ustaca harmanlayan bir film. Juliusz Machulski’nin yazıp yönettiği filmin hikayesi, Max ve Albert isimli iki bilim insanının hibernasyon deneyi kapsamında uykuya dalmasının etrafında dönüyor. Bu süreçte dünyayı yerle yeksan eden III. Dünya Savaşı’ndan habersiz olan ikili uyandığında, geçen 50 yılın yanı sıra erkek ırkının yaşayan son iki üyesi olduklarını ve dünyada artık kadınlardan oluşan gizli bir toplumun hüküm sürdüğünü öğrenir. Film bu bağlamda Polonya’nın komünist bloğuna dair göndermelerde bulunurken, komünizmin yıkılıp siyasi özgürlüğün yükselişini gözler önüne serer. Seksmisja aynı zamanda kadın-erkek çatışmasındaki yanlışlara körü körüne bağlananlara, dar görüşlü ve ahlak timsali kesilenlere ve elbette ki totalitarizme karşı bir eleştirel bir bakış niteliğinde.

The Terminator (1984)

1983 yılına geri dönüp, James Cameron’a çekeceği bir sonraki filmin sinema tarihinde önemli bir yerde duracak bir yapım olacağını söylesek muhtemelen yönetmenin kendisi bize gülerdi. Kıyamet sonrası bir gelecekte makinelere karşı direnişin lideri olan John Connor’ın doğumunu engellemek için geçmişe bir “Yok Edici” gönderilmesi ile 80’lerde ölümcül bir kovalamacanın ortasına düşeriz. Linda Hamilton’ın can verdiği Sarah Connor ve Sarah’ı uyarmak ve korumak için gelecekten gelen Kyle Reese’in T-800 ile mücadelesi, hepimizin diken üstünde izlediği tehlikeli bir maceraya dönüşür. Bu ilk filmle beraber günümüze kadar uzanan bir Terminator serisi ile tanışmış oluruz.

When the Wind Blows (1986)

Raymond Briggs’in aynı isimli çizgiromanından uyarlanan When the Wind Blows; yaşadıkları her günü, Sovyetler Birliği ile burun buruna getiren nükleer savaş ile yüzleşmekle geçiren Jim ve Hilda’nın etrafında dönüyor. Jimmy Murakami imzalı canlı çekim animasyon, alışılmışın dışında kahramanlar eşliğinde beklenmedik bir İngiliz kıyameti aslında. Uygarlığın sonuna işaret ederken yönetmenin iç karartıcı ve ümitsiz tavrı, filmin etkileyiciliğini zirveye çıkaran en önemli etmen. Yaşlı çiftimizin kahramanlığı, sessiz ve derinden gelen cesaretleri ile birbirlerine olan sevgilerinin altında yatıyor. Ahlaki değerlerin ve askeriyenin gelişgüzel çılgınlığının tezatlığına rağmen, Murakami ve aynı zamanda senaryoyu da kaleme alan Briggs’in bu denli trajik bir sonu eğlenceli bir hale getirmesi gözlerden kaçmamalı.

Akira (1988)

Katsuhiro Otomo’nun yazıp yönettiği Akira, yönetmenin kendisinin çizdiği manga serisinden yola çıkarak beyazperde ile buluşuyor. Sosyal tecrit ve yozlaşmanın yanında gücün etkisini gözler önüne seren Japon yapımı film, post-apokaliptik kurgusuyla batının genelgeçer değer yargılarını bir anda yerle bir ediyor. Anime türünün yaygınlaşmasına bulunduğu katkının yanı sıra bilimkurgu türünün şekillenmesindeki en büyük etmenlerden biri olarak görebileceğimiz Akira izlemesi kolay olmayan bir film. Pek çok animenin aksine belirsiz ve ucu açık bir sonla biten Akira geride uyarılmış, kafası allak bullak olmuş ve tedirgin edilmiş bir jenersayon bırakıyor. Dahası pek çoklarının bahsini bile geçirmekten çekindiği mahşer ve ölüm hakkında derin düşüncelere dalmamıza vesile oluyor. Yaratma ve yok etmenin iç içe geçtiği son kare bir kendini gerçekleştirme, bir sorgulama örneği. Karmaşık, muazzam ve hatırlanmaya değer.

Delicatessen (1991)

Fransız yapımı kara komedi Delicattessen, Amelie’nin yönetmeni Jean-Pierre Jeunet’nin Marc Caro ile birlikte yönetmenliğini üstlendiği ilk uzun metrajlı filmi. 1991 yapımı bu post-apokaliptik film son derece sürrealist anlatımıyla sinema tarihinde kült film olarak yerini almıştır. Jeunet, Caro ve Gilles Adrien’in birlikte kaleme aldığı senaryosuyla film Fransa’da yer alan sahibi kasap olan bir apartmanda yaşayan garip insanları konu alır. Apartmana yeni taşınan Lousion ile şekillenen hikâyesiyle karakter odaklı bir film olan Delicattessen’in oyuncu kadrosunda Dominique Pinon, Karin Viard, Marie-Laure Dougnac ve Jean-Claude Dreyfus gibi başarılı isimler yer alıyor.

The Matrix (1999)

Wachowski Kardeşlerin efsanevi serisinin ilk filmi The Matrix; insanlar tarafından algılanan gerçekliğin aslında insanlığı boyunduruk altına almak için yaratılan “the Matrix”in gerçekliği olduğunu anlatan distopik bir gelecek örneği. Bu gerçekliği kavramaya bir isim vermek gerekirse eğer, hiç düşünmeden şüphecilik diyebiliriz; zira ulaşılamaz bir hakikatle başa çıkmak zorundasınızdır The Matrix’te. Bir noktada Descartes’in teorisinde olduğu gibi “Ya yaşadığımız hayatlar aslında bir rüyadan ibaretse?” argümanından yola çıkan film, bireylerin davranışlarından sorumlu olmadığı aksine zihninde yarattığı gerçekliği kontrol altına almaya çalışmasıyla yalnızca 21. yüzyılın değil daha ötesinin de sonu getiriyor belki de. Haliyle geriye tek bir soru kalıyor: Nasıl emin olacağız?

Donnie Darko (2001)

Jake Gyllenhall ile özdeşleşen ve 2000’lerin başına damgasını vuran Donnie Darko, kurulu düzeni benimsemeyen, kendi doğrularıyla hareket etmeyi tercih eden bir lise öğrencisinin etrafında dönüyor. Bir uçak motorunun odasının üzerine düşmesinin ardından Donnie, kıyametin yaklaştığına ve 28 gün içinde dünyanın sonunun geleceğine dair uyarılarda bulunan Frank isimli bir tavşan tarafından ziyaret edilir. Donnie böylelikle toplumun ve eğitimin tıkandığı noktaları ve 1988 yılında gerçekleşen başkanlık seçimlerini zamanda yolculuk yaparak keşfeder. Richard Kelly’nin yazıp yönettiği film belli noktalarda yetersiz gibi görünse de Kelly’nin bu tutumuyla Donnie Darko, pek çok açıdan yorumlanabilecek şekilde izleyicinin algısına bırakılıyor. Dünyanın sonuna işaret etmesi açısından beklentilerinizi pek fazla karşılamayabilir; ancak Donnie’nin içinde yaşadığı ani değişim ve yıkım bir bakıma dünyanın sonu getirecek yolların, nefes alan insanların sayısı kadar çok olabileceğini göstererek önemli bir noktaya parmak basıyor.

Children of Men (2006)

İnsanlığın üreme yetisini kaybetmesinin üzerinden yıllar geçmiş, en son doğan insan 2027 yılında 18 yaşında hayatını kaybetmiştir. Dünyada kaos hüküm sürerken, mültecilerin barınmak için çabaladığı Britanya’da yaşayan eski aktivist Theo, mucizevi bir şekilde hamile kalmış bir kadını karmaşadan korunmuş güvenli bölgeye götürmek için büyük bir çabaya girişir.

2013 yılına Gravity ile damga vuran yönetmen Alfonso Cuaron’un yönettiği, başrollerinde Clive Owen, Julianne Moore, Michael Caine gibi isimlerin yer aldığı Children of Men, hiper-gerçekçi tutumu ile kıyamete doğru giden umutsuz insanlığın içerisinde bulunduğu distopik dünyayı düşündürücü bir şekilde tasvir etmeyi başarıyor.

The Road (2009)

John Hillcott’ın yönetmenliğini üstlendiği 2009 yapımı The Road, Cormac McCarthy’nin 2006 yılında yayımlanan Pulitzer ödüllü aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlandı. Kıyamet sonrası bir hikâyeye odaklanan filmin senaryosunu Joe Penhall kaleme aldı ve başrollerini Viggo Mortensen ile Kodi Smit-McPhee paylaştı. Bir nükleer bombanın patlaması ile medeniyetlerin yok edilmesini ve bir baba ile oğlunun bu yok olmuş dünyadaki yolculuklarını konu alan film, son derece dramatik bir hikâye ve anlatım sunuyor seyircisine.

Zombieland (2009)

Ruben Fleischer’ın yönetmenliğini üstlendiği korku ve komedi ögelerini harmanlayan Zombieland, zombi salgınının patlak verdiği bir dünyada yaşamları kabusa dönen ancak hayatta kalmaya çalışan bir grup insanın maceraları anlatılıyor. Filmin aşina olduğumuz zombi filmlerinden farkı ve güzelliği de bu tehlikeli yolculuğun gerilimini komedi unsurlarıyla önümüze koyması şüphesiz ki. Jesse Eisenberg, Emma Stone, Woody Harrelson, Abigail Breslin, Amber Heard gibi pek çok ünlü ismi bir araya getiren filmin senaryosunu ise Rhett Reese ve Paul Wernick birlikte kaleme aldı.

Melancholia (2011)

Lars von Trier’in tarzını bir kez daha konuşturduğu Melancholia’nın hikayesi bir bütün olarak depresyon ve ailevi ilişkilerin kesişimi üzerine kuruluyor ve Trier hikayeyi Dünya’ya çarpmak üzere olan bir gök cismi ile perçinliyor. Tüm bu histeri ve karakterlerin içinde gitgide büyüyen kötü bir şeyler olacağına hatta dünyanın sonunun geleceğine dair his, iki kız kardeşin film süresince yer değiştiren duygularıyla anlatılıyor. Bu noktada Claire (Charlotte Gainsbourg)’in tedirginliği, telaşı ve umutsuzluğu; Justine (Kirsten Dunst)’in, Dünya’nın sonu gelirken yaşadığı çaresizliğine ve bitmek tükenmek bilmeyen melankolisine rağmen, bu durumu beklenenin aksine oldukça sakin karşılamasıyla dengeleniyor. Bütün bu akıcılıkta elbette ki Trier’in kendi depresif ruh halinin etkisini görüyoruz. Nitekim Justine’in adım adım yaklaşan sona “Dünya’da yaşam zaten kötü; kimse özlemeyecektir.” argümanıyla yaklaşması, bu cümlenin ister istemez Trier’in karanlık ve kasvetli dünyasına ait olduğunu hissettiriyor.

Take Shelter (2011)

Jeff Nichols’ın yazıp yönettiği Take Shelter; geleceğe dair bir dizi öngörüde bulunurken, yaklaşan fırtınaya karşın koruma içgüdüsüyle ailesini ve kendisini bir sığınağa kapatmayı düşünen Curtis (Michael Shannon)’in etrafında dönüyor. Shannon’ı zirveye taşıyan performansının yanı sıra yaklaşan bir felaket, uçsuz bucaksız masmavi bir gökyüzü, hayatın günlük işleyişi ve önceden bilmenin verdiği yük izlemeye değer. Bir felaketle başa çıkmanın verdiği zorluk bir yana sosyal altyapı açısından da yeterince ürkütücü sonuçları açığa çıkaran film, düşlerin bir anda nasıl kabusa dönebileceğinin göstergesi niteliğinde. Film süresince çözüme kavuşan olay örgüsü, Take Shelter’ın sürpriz bir sonla bitmesinin önüne geçiyor. Yine de dünyanın sonuna işaret eden bu kasvetli olayın böylesine muazzam görsel efektlerle süslenmesi ayrı bir tat bırakıyor sinemaseverlerde.

Snowpiercer (2013)

Yönetmenliğini Güney Kore sinemasının önemli yönetmenlerinden biri olarak görülen Bong Joon-ho’nun üstlendiği Snowpiercer dünyanın yaşanabilir bir yer olmaktan çıkmasıyla insanların verdikleri yaşam mücadelesini konu alır. Oyuncu kadrosunda Chris Evans, Ed Harris, Tilda Swinton, John Hurt gibi birçok başarılı oyuncunun yer aldığı filmin senaryosunu Bong Joon-ho ile birlikte Kelly Masterson üstleniyor.

Snowpiercer, küresel ısınmanın zararlarını önlemek için atmosfere CW7 adı verilen bir gaz salınımı yapılması sonucu dünyanın yaşanabilir bir yer olmaktan çıkmasıyla yaşamın imkânsızlaşmasını konu alıyor. Ölümcül etkilere sahip bu yerde kurtulmayı başaranlar Wilford’un yapmış olduğu yaşam treninde bulunan şanslı azınlık ile temel ihtiyaçları gidermek amacıyla trende bulunan halktır. Ancak bir süre sonra bu halk için yaşam koşulları zorlaşır ve 17 yıllık esaretten sonra Curtis önderliğinde ayaklanma başlar.

The Rover (2014)

Distopik bir film olmasıyla dikkatleri üzerine çeken The Rover’da dünya çapında bir ekonomik krizin belirmesinden 10 yıl sonra, Avustralya artık yasaların hüküm sürmediği, suç ve yoksulluğun hız kesmediği, küçük askeri birliklerin kanun ve düzenin kalan son kırıntılarını yaşatmaya çalıştığı bir çölden ibarettir. Öyle ki, Eric (Guy Pearce)’in arabasından başka tutunacağı bir dal kalmamıştır; ancak filmi bir arabanın peşinden giden mal mülk düşkünü Eric’ten daha fazlası. Zira The Rover, manasız bir dünyada anlam aramaya çalışan bir karakterin yansıması. Dahası aynı duyguları filme izleyenlere de geçirebilmesiyle bir adım öne çıkıyor. Başta gördüğümüz Eric ile filmin sonunda gördüğümüz Eric’in aynı kişi olduğuna inansak bile Eric’in ipin ucunda yaşadığını ve kendi içinde evrimini tamamladığını görmezden gelemeyiz.

Edge of Tomorrow (2014)

Hiroshi Sakurazaka’nın All You Need is Kill isimli kısa romanından sinemaya uyarlanan, aksiyon filmlerinin aranan yönetmenlerinden Doug Liman’ın yönetmenliğini yaptığı Edge of Tomorrow, geçtiğimiz yıl içerisinde belki büyük bir gişe başarısına ulaşamadı fakat Groundhog Day ve benzerlerinde gördüğümüz zaman döngüsü fenomenini senaryosuna ve daha da önemlisi aksiyon sahnelerine hizmet edecek bir şekilde kullanması ile son yılların en başarılı aksiyon filmlerinden biri olmayı başarmıştı. Emily Blunt’ı olası bir aksiyon yıldızı olarak ortaya çıkartan film, kariyeri düşüşe geçmiş olan Tom Cruise’un da bir nevi şansını döndüren yapım olmuştu.

 

 

Kaynak: filmloverss


İçeriği beğendiysen paylaş, çünkü paylaşmak güzeldir :)

İçeriği beğendiysen paylaş, çünkü paylaşmak güzeldir :)

ListeKitap Editörü


Siz de ListeKitap ta kendi içeriklerinizi yayınlayabilir
ve bir yazar profiline sahip olabilirsiniz. İletişim: yazar@listekitap.com

ListeKitap Editörü


Siz de ListeKitap ta kendi içeriklerinizi yayınlayabilir
ve bir yazar profiline sahip olabilirsiniz. iletişim: yazar@listekitap.com

Yorumlar

Yorum yapabilmek için lütfen giriş yapın. Üye değilseniz Kayıt Olun

Üsküdar Sahaf Festivali Başladı!

4.394 kez okundu 10 Ekim 2016

Sadece Kitap Kurtlarının Yaşadığı 10 Özel Haz

16.499 kez okundu 28 Ağustos 2016

Moral Bozukluğuna İyi Gelecek Öneriler

16.744 kez okundu 25 Aralık 2015

Trabzon'da Mutlaka Gezilmesi Önerilen 10 Yer

6.317 kez okundu 17 Eylül 2016

Can Yücel’in 20 Eşsiz Şiirinden Alıntılar

9.536 kez okundu 18 Eylül 2015

Hayvanseverlerin İlgisini Çekecek 10 Keyifli Kitap

4.414 kez okundu 08 Ağustos 2016


Bizi sosyal medyada takip edin

Arkadaşına Gönder

kalan süre
45% Complete
59 Dk