Yazarlar
+ Yazar ol
+ Reklam ver
Türkiye'nin ilk ve tek sosyal içerikli kitap sitesi





Dünya Edebiyatı Kavramına Kısa Bir Bakış

25 Şubat 2016 16:43

Kültürel olarak göreceli bir olgu olan dünya edebiyatına ilişkin bütün sorularımız aslında dünya edebiyatını ve tarihini nasıl algıladığımızla yakından ilişkilidir. Dünya edebiyatının gerek ulusal gerekse ulus-ötesi bağıntılar üzerinden son derece çeşitli algılamaları olabilir. Önemli olan bu çeşitliliği nasıl çalışacağımız ve metinler üzerinde hiyerarşi ve şiddet kullanmaksızın nasıl karşılaştırmalar yapacağımızdır.

Günümüzde dünya edebiyatının ne demek olduğuna ilişkin tartışmaların çoğu şöyle başlar: Kitap belli bir yerden doğar ve özgün dilinin dışında başka dillere çevrilerek, ulus ötesi dolaşım ağlarıyla başka coğrafyalara yayılır. Özellikle göçmen yazarlar tarafından kaleme alınarak ulus-aşırı dokunuşlarla okurlara seslenen nice roman vardır. Böylesi romanlar birçok yerde aynı anda doğabilir ve yine gerek çeviri gerekse küresel dolaşımın büyük ölçüde teknolojik olanaklarıyla pek çok farklı yere yayılabilir. “Weltliteratur” (Dünya edebiyatı) kavramı Goethe’nin on dokuzunu yüzyılın ilk yarılarında öne sürdüğü ve Romantik yazına karşı duruşla savunduğu görüşlerle birlikte pek çok tartışmalı konuyu beraberinde getirir. Goethe, yazar dostu ve aynı zamanda çırağı Eckermann ile bir sohbetinde (Conversations On World Literature) dünya edebiyatı kavramını ilk kez şöyle kullanır:

“Ama, gerçekte, biz Almanlar, içinde bulunduğumuz toplumda bir olayı dar bir çerçevede ele almadığımızda ukalaca bir gurura da kapılmamız zorlaşır. Bu nedenle yabancı ulusların neler ortaya koyduklarına bakmaktan zevk alırım; herkese de bunu yapmasını öneririm. Şimdilerde ulusal edebiyat kavramı artık anlamsızlaşıyor; dünya edebiyatı çağına girdik ve herkes bu çağa ayak uydurmak için üstüne düşeni yapmalı. Yabancı ülkelerin edebiyatlarına karşı duyduğumuz böylesi bir saygı, yalnızca bir yapıta bağlanıp kalmamızı ve onu biricik ve örnek yapıt olarak görmemizi gerektirmez. Örneğin Çin, Sırp, Calderon ya da Nibelungen. İşte başyapıt budur diye nihai bir karara varmamalıyız. Kadim bir misal, bir başyapıt gereksinimi duyduğumuz her zaman, insanlığın güzelliğini anlatan Antikçağ Yunan eserlerine dönüp bakmalıyız. Bunların dışındakileri de tarihsel açıdan incelemeliyiz ve iyi yapıtlardan olabildiğince çok şey öğrenmeliyiz.” (1827)

Goethe bu sözleri söylerken,1820lerin başında, Çin, Sırp, İtalyan (Tasso), İran (Hafız-ı Şirazi), İspanyol şiiri ve İngiliz romanıyla (Samuel Richardson) ilgileniyordu. 1819′da Hafız-ı Şirazi etkisiyle yazdığı Doğu-Batı Divanı eserini yayımlamıştı. Balzac hayranıydı. Bir ulusun sınırları içinde yazılan edebiyattan çok, farklı kültürlerin birbirleriyle etkileşim halinde olduğu, farklı zamanlardan farklı yazarların birbirine dokunduğu bir döneme girildiğini kuvvetle hissediyordu. Goethe, dünyada bulunma halini, dünyasallığı düşünerek başka dillerin, başka edebiyatların varlığından haberdar olmanın, o edebiyat eserlerine hayranlık duymanın olasılığının farkındaydı. Goethe’nin hissettikleri ve sözleri, ulusal edebiyatın bir anlamda bitişini işaret ediyordu. Bu noktada kaçınılmaz olarak bir dilden başka bir dile çeviri konusunu da tartışmaya açıyordu Goethe, hiç şüphesiz. Ne var ki onun sözleri, dünya edebiyatı kavramını düşünürken yalnızca klasik eserlerden ya da belli bir coğrafyaya ait edebiyattan konuşmanın ne derece geçerli olup olmadığını da düşündürür bize. Goethe’nin deyimiyle “dünyaya mal olma” meselesinin merkezinde Antik çağ Yunan eserleri ve bir dilden başka bir dile çevrilme mi yatar? Aslında Goethe dünya edebiyatı kavramını kullanırken dünya çapında zamana dayanıklı eserlere gönderme yapar. Okurların ve eleştirmenlerin klasikler olarak adlandırdıklarını kasteder büyük ölçüde. Goethe’ye göre bu klasikler farklı ulusların, başka kültürlerin ve dillerin katılımıyla ve işbirliğiyle içinde konuşlandığı anlamı zenginleştirir.

Dünya Edebiyatı Kavramının Soruları

Dünya edebiyatı, ulus-aşırı dokunuşlarla dünya üzerindeki farklı dillerin, farklı edebiyatların toplamından oluşan bütün edebiyatları kapsıyor denilebilir mi? Goethe’nin kavramından yola çıktığımızda, dünya edebiyatı kavramını düşünürken, bu edebiyatın neleri içine alıp neleri dışlayacağını sorgulamak belki de birincil önceliktir. Gerçekte dünya edebiyatı kavramının tanımsal sınırlarını nasıl çizmeliyiz? Bu kavramın sürdürülebilir tanımı için ulus-aşırı ya da ulus-ötesi anlayışın daimi bir gerekliliği var mıdır? Dünya edebiyatı başka dillere çevrilme, teknolojik olanaklarla dolaşıma girme, yeniden yazılma, çoğalma gibi etmenlerle zamansallığını ve uzamsallığını nasıl konumlandırır? Dünya edebiyatının zamansallığını ve uzamsallığını nasıl düşünebiliriz?

Genel olarak baktığımızdaysa, dünya edebiyatı kavramı çeşitli ülke ve coğrafyalarda farklı algılanabilir. Dünya edebiyatı kavramı Türk okurları için öncelikle yirminci yüzyılın başlarında Türkçeye çevrilen Batı edebiyatı ve Rus klasikleri anlamına gelmiştir. Örneğin Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Paul Valéry’i okuyup ondan çok etkilenerek kitabı Türkçeye çevirmesi, ya da Proust ile tanışmanın gene Türkçeye çeviri sayesinde gerçekleşmesi, ya da Amerikalı okurlar için dünya edebiyatı kavramının çoğunlukla Atlantik ötesi ve Avrupa edebiyatlarını çağrıştırması, dünya edebiyatı kavramının çoksesliliğine işaret eder. Böylesi çokseslilik aynı zamanda “hangi edebiyat”, “kimin dünyası” “hangi dünyanın edebiyatı” gibi soruları da berberinde getirir.

Bu soruların tartışmasını akademisyen ve edebiyat eleştirmeni David Damrosch’un “What is World Literature? (Dünya Edebiyatı Nedir?) adlı kitabında bulmak mümkün. Damrosh kitabında edebiyata “dünya” sözcüğünü eklediğimizde bundan ne anladığımızı açar. Dünya edebiyatı kavramını açarak, bu kavramın ele avuca gelmeyen ve sınırları çizilemeyen bir çalışma alanı olmadığının altını çizer. Dünya edebiyatının giderek eklentili hale geldiğini söyler; ancak bunun sonsuz çalışma içeren bir alan olmadığını da ekler. (2003, s.5) Damrosch, dünya edebiyatının çok kültürlü olduğunu ve dolayısıyla çok zamanlı yapıya sahip olduğunu vurgular. (2003, s.16) Damrosch, dünya edebiyatının insan edimi olduğunun altını çizerek bu kavramın merkezci bir tanımla sınırlanmasının doğru olmadığını söyler. Dünya edebiyatı parçalıdır; maddi ve manevi yer değiştiren sınırları olabilir, tarihsel olarak çeşitli pencerelerden görülebilir. Bu noktada Damrosch, dünya edebiyatı için “çeviride anlam kazanan yazıdır” der. Onun söylediği şey, eserlerin bir dilden başka dile çevrilip başka kültürlerin içinden geçtiği anda edebiyatın zenginleşip kendini dönüştürmesidir. Hemen hemen benzer izlekte Pascale Casanova, 1999 yılında yazdığı The World of Republic of Letters kitabındaki “Literature, Nation, and Politics” (Edebiyat, Ulus ve Siyaset) adlı makalesinde, ulus-aşırı anlayışın dünya edebiyatı kavramı için daimi bir gereklilik olmadığını tartışır. Zira, ulus ve ulus-devlet yapısı toplumsal-kültürel eleştiri dünyasını ve edebiyatını hâlâ derinden etkilemektedir. Casanova, bu noktada, edebi sahneyi küresel bir pazar olarak adlandırıp edebi sermaye kavramını tartışmaya açar. Küresel gücün, sömürge sonrası dönemde, özellikle Soğuk Savaş döneminde nasıl dağılıp paylaşıldığından yola çıkarak Üçüncü Dünya edebiyatı olarak adlandıracağı alanın aslında ulusal edebiyatın getirdiği iktidar ve estetik arasındaki tansiyonlu ilişkilenmeden doğduğunu söyler. Ancak Casanova’nın büyük anlatısının içinde barındırdığı sorula ve sorunlar kafaları meşgul eder. Casanova’nın “edebiyat pazarı” ve “ulus” benzetmelerinin Avrupa dışında yazılan eserlere ve ulus-aşırı metinlere ne derecede fayda sağlayacağı konusunda tartışmalar vardır. Öte yandan yazarları ve eserleri yalnızca uluslarıyla tanımlayarak sınırlamanın onları salt ulusal perspektifle ele almanın da dar bir bakış açısı olduğunu yadsıyamayız.

Dünya Edebiyatı ve İkircikli Algılar

Bu noktada dünya edebiyatı kavramı ilkin açık görünse de, ikircikli algılara çok açıktır. Örneğin Fredric Jameson, 1986′da yazdığı “Third World Literature in the Era of Multinational Capitalism” (Çokuluslu Kapitalizm Çağında Üçüncü Dünya Edebiyatı) adlı makalesinde, özellikle Aijaz Ahmad’a verdiği cevaplarla “ulusal alegori” kavramını analiz eder. Jameson’ın düşünceleri ve Üçüncü Dünya edebiyatı kavramı üzerine yazdıkları ve sınırlamaları çok sert ve belki de haklı tartışmalara neden olur. Jameson bütün Üçüncü Dünya metinlerinin zorunlu olarak alegorik olduğunu tartışırken, bu metinlerin ulusal alegori olarak okunmaları gerektiğine işaret eder. Başka deyişle roman karakterleri, kendi mikro hikâyeleri içinde bir ulusun makro sorunlarından bağımsız düşünülemez. Roman karakterleri üzerinden ulusun sanrıları, sancıları ve sorunları verilmelidir Jameson’a göre. Dolayısıyla Tanpınar’ı, Atay’ı, Rushdie’yi, Lessing’i, V.S Naipaul’ü ya da Chinua Achebe’yi, Necib Mahfuz’u okurken ulusal alegoriyi düşünmeden edemeyiz, Jameson’ın izinden gidersek eğer.

Görüldüğü üzere, dünya edebiyatı kavramı beraberinde getirdiği çeşitli tartışmalarla “dünya edebiyatı nasıl okunmalı” sorularına cevap aramayı sürdürür, sürdürecektir. Kültürel olarak göreceli bir olgu olan dünya edebiyatına ilişkin bütün bu sorularımız aslında dünya edebiyatını ve tarihini nasıl algıladığımızla yakından ilişkilidir. Zira dünya edebiyatının gerek ulusal gerekse ulus-ötesi bağıntılar üzerinden son derece çeşitli algılamaları olabilir. Önemli olan bu çeşitliliği nasıl çalışacağımız ve metinler üzerinde hiyerarşi ve şiddet kullanmaksızın nasıl karşılaştırmalar yapacağımızdır. Damrosh’un “Comparative Literature:From the European Enlightenment to the Global Present” (Karşılaştırmalı Edebiyat: Aydınlanmadan Günümüz Dünyasına) adlı derlemesinde bize önerdiği “karşılaştırmalı ve ilişkisel dünya edebiyatı” sorduğumuz soruları somut bir alanda açmak için yararlı bir giriş ve gelişim noktası olabilir. Bir ulusun eleştirmenlerinin ve okurlarının dünyanın diğer edebiyatlarını nasıl algıladıklarının aslında dünya edebiyatı demek olduğu fikriyle, dolayısıyla edebiyatın değişken şekilleriyle buluşmamız önemlidir Damrosh’a göre.

Bu yazıyı sonlandırırken aslında bu yazının çıkış noktasından bahsetmeden edemeyeceğim. Şubat ayı içinde, geçtiğimiz günlerde, Murathan Mungan ve sömürgecilik sonrası İngiliz edebiyatının önemli adlarından Hanif Kureishi “Yazarlar Buluşuyor” adlı etkinlikte İstanbul’da bir araya geldi. Genel olarak kişisel yazın ve yaratım süreçlerinden bahseden iki yazar, edebiyatın günümüz küresel sorunlarına ve açmazlarına karşı bir direniş, bir yanıt biçimi olduğuna ilişkin de konuştular. Özellikle bir ulus içinde yazılan eserin küresel olanaklarla yeniden şekillenip ulus-aşırı yolculuk etmesine, bu noktada bir dilden başka bir dile çevrilmenin hem önemine hem de bunun açmazlarına değindiler. Mungan, Kureishi ile aynı anda yan yana oturan, aynı zaman diliminde yazan iki yazar olduklarını dile getirdi. Kendisinin daha çok Doğu edebiyatı yazarı, Kureishi’nin de Batı edebiyatı yazarı olarak görüldüğünün altını çizdi. Kendisinin elbette Kureishi’den haberdar olduğunu, kitaplarını Türkçede okuduğunu söyledi. Ancak Kureishi’nin bir Murathan Mungan edebiyatını bilmediğini, bilemediğini dile getirdi. Elbette böylesi bir etkinlikte Mungan’dan haberdar olabilmişti Kureishi. Bu tür örneklerin çoğaltılabildiğini söyleyebiliriz. Türk okurlarının, iyi bir edebiyat okuruysa eğer, bir çırpıda on-on beş tane İngiliz yazarı, Fransız yazarı sayabileceklerinden bahsetti Mungan. Öte yandan, bir İngiliz, bir Alman yazarının Türkiye’de yapılan edebiyatla olan ilişkisi, kalitesi ne olursa olsun, daha farklıdır diye ekledi. Bu farkı “aramızda ciddi bir tarihsel makas var” diye açarken şunları dile getirdi Mungan:

“Bir İngiliz okuru, benim edebiyatımla karşılaşırsa eğer, benim kendi edebiyat geleneğimdeki perspektifimden, geçmişimden getirdiğim anlayışı, figürleri bilemeden doğrudan benimle karşılaşacaktır. Oysa ben İngiliz edebiyatını okurken arkasındaki geleneği, adları, nereden gelip nereye gittiğine dair ciddi bir perspektife sahip oluyorum. Bu Alman edebiyatı, Fransız edebiyatı için de geçerli. Dolayısıyla, aramızda ciddi bir tarihsel makas var.”

Mungan’ın sözünü ettiği “tarihsel makas” aslında anlattığı anekdot ışığında daha görünür hale gelecektir. Almanya’da çok büyük bir yayınevinin editörü Mungan’ın Şairin Romanı (2011) kitabıyla ilgilenir. İngilizce çevirisi olarak romandan dört bölüm gönderilir editöre. Gelen cevapsa şöyledir: “Çok beğendik, ama Almanya’da, Alman okuru Türk edebiyatı ve Türk yazarı denilince böyle bir kitap beklemiyor.”

Mungan’ın bu cevaba karşı içtenlikle dile getirdiklerinde saklıdır bu yazının çıkış noktası: “Almanya’da, Fransa’da ya da İngiltere’de Türk edebiyatı denildiğinde ne bekleniliyor bilemiyorum, Türk edebiyatı denildiğinde ne anlaşıldığını, oradan ne beklendiğini de bilemiyorum.”

İşte tam bu noktada dünya edebiyatı tartışmaları, karşılaştırmalı dünya edebiyatı ve çevirinin işlevi, bir başka kültürden ve dilden bir başkasına çevirilebilirlik konusu, dünya edebiyatında esas meselenin edebilik olup olmadığı önem kazanır. Burada dünya edebiyatının “dünya” kısmı sandığımızdan daha karmaşıklaşır belki de. Eşbiçimli olmayan kanallar aracılığıyla yayılan küresel edebiyat sahasında, örneğin Türkiye, Ortadoğu, Uzakdoğu, Afrika, Güney Amerika, İskandinav vb. edebiyatların dünyasallığını, “dünya vatandaşlığı”nı sadece kültürel değiş tokuş ekseninde ele almamak gerekecektir. Edebiyat eselerini zaman-aşırı yeni okumalarla irdelemek ve Damrosh’un bize söylediği gibi “farklı kültürlerin ‛edebiyat’ı tanımlama şekillerinin çeşitliliğini” öğrenerek o çeşitliliğe nasıl uyum sağlayacağımızı anlamak Mungan’ın serzenişine bir parça olsun yanıt verebilir belki.

[*] Mungan’dan alıntıları Murathan Mungan ile Hanif Kureishi’nin “Yazarlar Buluşuyor” söyleşisinden deşifre ederek aktardım.


İçeriği beğendiysen paylaş, çünkü paylaşmak güzeldir :)

İçeriği beğendiysen paylaş, çünkü paylaşmak güzeldir :)

ListeKitap Editörü


Siz de ListeKitap ta kendi içeriklerinizi yayınlayabilir
ve bir yazar profiline sahip olabilirsiniz. İletişim: yazar@listekitap.com

ListeKitap Editörü


Siz de ListeKitap ta kendi içeriklerinizi yayınlayabilir
ve bir yazar profiline sahip olabilirsiniz. iletişim: yazar@listekitap.com

Yorumlar

Yorum yapabilmek için lütfen giriş yapın. Üye değilseniz Kayıt Olun

2015 Yılının En İyi Kitapları Seçildi!

4.449 kez okundu 02 Aralık 2015

Okunması Gereken 10 Bilimkurgu Romanı

5.672 kez okundu 01 Şubat 2016

Oğuz Atay ‘Kendini’ ve Edebiyatını Anlatıyor!

10.496 kez okundu 22 Aralık 2015

Dünya Edebiyatının En İyi 9 Yemek Sahnesi

7.018 kez okundu 31 Ağustos 2015

2017'nin Merakla Beklenen 4 Uyarlama Filmi

116.520 kez okundu 11 Eylül 2016

Ölüm Yıldönümünde 15 Efsane Sözüyle Turgut Uyar

29.275 kez okundu 22 Ağustos 2016

Çok Bilinen Ama Az Tanınan Yazar: Pierre Loti

6.552 kez okundu 24 Kasım 2016

Lisede En Sevilen Ödev Kitapları Seçildi!

5.860 kez okundu 24 Ağustos 2016

Unutulmaz Dizi Kardeş Payı'ndan Efsane 10 Parça

32.149 kez okundu 15 Ağustos 2016

Cemal Süreya Şiirinde İkinci Yeni Motifleri

9.419 kez okundu 20 Eylül 2016


Bizi sosyal medyada takip edin

Arkadaşına Gönder

kalan süre
45% Complete
59 Dk